Köşe Yazarları

FİKİR & ANALİZ

Köşe Yazarları

×

Rasim Bakırcıoğlu

Eğitimci Yazar

Okuma Üstüne

Başlangıçta öz varmış. Yazı bulununca bir ölçüde bozulmuş, sözün mertliği. Nedeni açık: Söz uçuyor; ama yazı kalıyor. Söz, kulaktan kulağa aktarılırken gerçek anlamından uzaklaşıyor. Ama yazı, nasıl yazılmışsa öylece aktarılıyor, kuşaktan kuşağa.

Yazı, bu niteliği ile söze göre üstünlük kazansa bile insan için sözle iletişim de yazı ile iletişim kadar vaz geçilmez bir gereksinim. Sözlü iletişim, yazı ile iletişime göre hem daha hızlı hem de konuşulan konunun anlaşılmayan noktalarına ilişkin soru sorma olanağına açık.

Okumaktan, okurdan söz açınca, insanın aklına önce “yazarlar, şairler” ve onların ürünleri geliyor. Yetkin yazarların, şairlerin özgün ürünlerini okudukça onların kullanılagelen ve yeni kavramlarla dile getirdikleri duygu ve düşüncelerinin desteğinde kendi duygu, düşünce ve davranışlarımıza yeni boyutlar, yetkinlikler kazandırıyoruz. Olup biten, olmakta olan, olması olası olay ve olguları, daha doğru biçimde değerlendiriyoruz. Duygu ve düşüncelerimize daha doyurucu kanallar açıyoruz. Sorunlara daha kolay çözümler buluyoruz. Kendimize yepyeni yaratıcı yollar açıyoruz. Başkalarıyla iş ve güç birliği yapma, verimli işler başarma gücümüzü geliştiriyoruz.

Eleştirel okumalarımızı sürdürdükçe tam ve doğru anlama ve anladıklarımızı anlatma yeteneğimiz güçleniyor. Edindiğimiz bu güç ve yetenekle kendi iç dünyamızda ve evrende olup bitenleri, gerçekliklerine en yakın biçimde değerlendirme yetkinliği kazanıyoruz. Her eleştirel okuma, beynimizdeki karanlık noktalardan birilerine daha, aydınlığın güçlü bir ışığını düşürüyor. Bu ışıkla bilinmezliklerin bir kesimini daha, bilinir kılıyoruz. Toplumda gerçek demokrasinin egemen olmasında, uygulanan bilimsel, laik, çağdaş eğitimle bireylere kazandırılan eleştirel okumanın önemli bir payı bulunuyor.

İç dünyamızı ve evreni tüm gerçeklikleriyle anlamak isteyen her bilinçli okur, günümüzde yazın, sanat ve bilim insanlarının tüm ürünlerine kolaylıkla erişebiliyor. Yeter ki toplumun yetkili ve sorumluları, her bireyi bilinçli birer eleştirel okur düzeyine kavuşturmayı hedeflesin. Toplumun elbette herkesi yazın, sanat, bilim insanı yapması söz konusu değildir; ama onları bilinçli birer okur yapmak gibi bir sorumluluğu bulunmaktadır.

Toplumumuz, ne yazık ki henüz sözel toplum olmaktan çıkıp yazısal topluma dönüşemedi. Türkiye’de okuma oranı, ileri ülkeler arasında en alt sıralarda yer alıyor. O nedenle eli kalem tutan herkes, toplumumuzu sözel toplum olmaktan çıkarıp yazısal topluma dönüştürmek için bütün gücünü kullanmakla sorumludur. Ülkemizin tüm aydınları, insanımızı kitabevlerinde, kitaplıklarda ve sanal dünyada boynu bükük, okurlarını beklemekte olan kitaplarla, dergi ve gazetelerle buluşturma yolunda, elinden geleni ardına koymamalıdırlar.

Duygu ve düşüncelerimizi ister yazı ile iletelim isterse sözle, ağzımızdan ve kalemimizden hangi sözün çıktığının da bilincinde olmalı, sözümüzü Yunus’un şu dörtlüğündeki uyarısına uygun olarak yerinde ve doğru kullanmaya özen göstermeliyiz:

Söz ola bitire savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola zehirli aşı, bal ile yağ ede bir söz

Rasim Bakırcıoğlu

GEÇMİŞ YAZILAR
×

Fahrettin Balcı

Tarihçi Yazar

ARTVİN COĞRAFYASINDA İLK TÜRK YERLEŞKELERİ

Yakın zaman kadar Türklerin Anadolu’daki tarihi, selçukluların çevreyi tanımak ve yurt tutmak için başlattığı akınlarlarla XI. yy.’ la başlatılırdı. Anadolu’ ya bin yıllık “Kadim Türk Yurdu” denirdi. Bu tespit doğru değildir. Sebebi de bizde bilimsel tarih araştırmalarının geç başlaması ve yeterli saha çalışmalarının yapılmamış olmasıydı. Oysaki, Malazgirt’ten 1500 yıl önce kuzeyden göçle gelen Türk’ler (İskit - Saka - Kıpçak) Şavşat’ın Arsiyan Dağı eteğindeki Gobat Vadisi’ ni yurt tutmuşlardır. İlk yerleşkeleri olan Sakanet’ i kurmuşlardır. Sakanet sözcüğü Saka + n+et olarak çözümlenir. Sakaların Yeri/ Toprağı demektir. Sakalar, Asya’dan Karadeniz kuzeyine göç etmiş bir Türk boyudur. Yunanlılar bu Türk boyuna İskit, Persler ve Medyalılar ise Saka derler. İlerleyen tarihlerinde bu millet, Kıpçak Türkleri olarak anılır. Gürcü kroniklerinden oluşan Kartlis Chevroba’da bu tarih detaylarıyla anlatılır. Orada yazılanların Artvin Coğrafyasıyla ilgili olanları doğrudur. Kuzey Arsiyan Havzası’nda bu satırların yazarı tarafından yapılan saha çalışmaları sonucu yerleri saptanmıştır.

Sakalar M.Ö 625 yılında Ahıska’ya indiler. Ahıska ve diğer Gürcü derebeylerinin kabul etmesiyle Ahıska çevresine, (Adigon, Aspinza, Kobliyan, Posof, Çıldır, Ardahan ve Şavşat’a) yerleştiler. Hayvancılıkla geçiniyorlardı. Burada yeterince otlak ve suyu olan dağ teklerine kondular. Göç kâfilesinden 28 hanelik küçük bir oba Gürcü kroniğine göre Arsiyan dağı eteğindeki Şavşat topraklarından yer istedi. Son güzde Şavşat - Posof arasındaki Dokuz Fungarlar (Pınarlar) Geçidi’nden aşarak Gobat Vadisi’ne indiler. Oradaki İsli Mağara’da kışı geçirdiler. Bahar olunca da mağara önündeki taşlıkta barınaklarını yapıp yerleştiler. Bu yerleşke Sakanet’tir.

SAKANET YERLEŞKESİ

Arsiyan Dağı’nın batı eteğinde Şavşat, Sıkıya (Yoncalı) sınırları içinde Gobat Vadisi vardır. Vadinin kuzey - güney ve batısı atla aşılamayacak kadar dik bayırlarla çevrilmiştir. Doğu ucu dar bir geçitle Arsiyan Dağı’na açılır. Bu özellikleriyle çok korunaklı bir yerdir. İsli Mağara’nın bulunduğu kuzey bayırının eteği taşlıktır. Önünde küçük bir düzlük vardır. Tüm çevre ormanlarla kaplıdır. Düzlüğün yakınında bir kaç küçük pınardan kaynaklanan su akar. Gobat Vadisi, o dönem yerleşkeleri için ideal bir yerdir. Sakanet’te günümüze ulaşabilmiş 10 barınak harabesi vardır. Batı ucundaki kanyon zamanla doğuya doğru ilerleyince bazı barınaklar yıkılmıştır. Bugün kanyon başında yarısı göçmüş birkaç barınak vardır. Barınaklar 3x3 - 3x4 m2 kabataş duvarla yapılmış tek odadan ibarettir. Yerleşkenin güneyindeki Sakat Bayırı’nda mezarlıkları vardır. Bazı barınaklar, inşa edildikleri taşlıkta büyük kayalara yaslandırılarak bir duvar kazanılmıştır. Sakanet’in kuzey bayırındaki İsli Mağara’ya son derece tehlikeli bir patikadan geçilerek çıkılır. mağara zorunlu hallerde 60-70 kişiyi barındıracak kapasitededir. Duvarları, tarihe tanıklık eden islerle kaplıdır.

Kuzey bayırından aşılınca Sakanet’in yaylası olan Sakaörniyet’e çıkılır. Burası yaz aylarında hayvancılık için aranan yerdir. İçinde hayvanlara yetecek pınar suyununda olduğu çayırlık alandır. Sakaörniyet Yaylası’nın batısında yükselen tepeye Sabzvar Tepesi denir. Sabzvar, Asya’da Semerkant civarında bir yer adıdır. Türkmenistan’da da aynı adla bir bölge vardır. Bu durum Sakaların bu adı Atayurtları Asya’dan getirdikleriyle açıklanabilir.

Fahrettin Balcı

GEÇMİŞ YAZILAR
×

Güner Yalçın

Edebiyat & Sanat

Anadilimiz, Kimliğimiz

Çevre kirliliği, gürültü kirliliği, politik kirlilik, ekonomik kirlilik, kültür kirliliği, düşünce kirliliği, ahlak kirliliği gibi pek çok kirlilik, belli bir süredir ülkemiz gündeminde yerlerini koruyor. Yere ve duruma göre biri ötekilerinin önüne geçebiliyor; bir başka zaman, bir başkası.

Bir kirlenme daha var ki o bizi daha bir içten kuşatıyor; beynimizi, yüreğimizi, düşünce ve düş evrenimizi dört elle, dört kolla sarıp sarmalıyor. Hem öyle ki bu kirlilik, yukarıdaki kirliliklerin bir kısmının oluşumunda, özellikle kültür ve düşünce kirliliklerinde baş etken özelliği taşıyor. Nedir bu? Dil kirliliği?

Görünen o ki küreselleştikçe kirleniyoruz. Nedir küreselleşme? Ekonomik, siyasal, kültürel, sanatsal alanlarda sınır tanımadan toplumu, ülkeyi, olabildiğince dünyaya açmak; her türlü “girdi”nin ülkede sorgusuz, sorunsuz dolaşımına olanak tanımak.

İlk bakışta kulağa hoş geliyor bu açılım, bu küreselleşme; kalkınmanın, gelişmenin itici gücü gibi görünüyor. Ne var ki siz henüz çağdaş ulusların düzeyine erişememişseniz, dışarıdan gelen girdileri kendi öz kimliğinizin süzgecinden geçirip damıtamamışsanız, küreselleşme sizin için bir dayatmaya, bir yıkıma dönüşür. Sizi yabancılaştırır, yeni bir kimlik arayışına sokar. Bunun içindir ki kimi bilim insanları küreselleşmeyi “kimlik yitimi” olarak niteliyorlar.

Nedir dil kirlenmesi; küreselleşmeyle kimlik yitiminin nasıl bir örüntüsü var?

Dil kirlenmesi; bir dilin başka dillerden gelen pek çok sözcüğün ve kuralın saldırısına uğraması, bu sözcük ve kurallardan ötürü dilin gölgelenmesi, kendi iç güzelliğini, derinliğini yitirir duruma gelmesidir.

Dil ve toplumbilimcilerin ortak kanısı şudur: Bir dildeki sözcükler ve kurallar, bir başka dile tek başlarına gelmezler; ait oldukları toplumun birtakım değerlerini de getirirler. Çünkü dil, düşüncelerin ve kültürlerin tek taşıyıcısıdır. Başka bir deyişle, düşünce ve kültürün yeşerdiği, yaşam bulduğu tek alan, tek toprak, dildir. Bu toprak ne denli katıksız ve ayrıkotlarından arınmışsa onda yeşeren düşünce ve kültür de o denli özgündür, sağlamdır, ait olduğu ulusun özbeöz yansıtıcısıdır.

Dil Devrimi’nin yapılış nedeni de budur: İçinde çok az Türkçe sözcüğün bulunduğu Osmanlıcanın sınırları içine sıkışıp kalan kültür ve düşünce dizgelerini arındırmak; ulusun küllenmiş, üstü örtülmüş öz kültürel değerlerini yeniden diriltmek, onlara çağdaş, dingin, ulusal yeni içerikler kazandırmak.

Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayarak bu doğrultuda önemli başarılar elde edildi. Dildeki sadeleşme ve özleşme çalışmaları, düşünsel dünyamıza, kültürel ve sanatsal alanlarımıza yeni, çağdaş ve “bizden olan” güzellikler, zenginlikler kazandırdı. Bu kazanımlar, ulusal onurumuza, özgüvenimize taze kan getirdi; saygınlığımızı iyice pekiştirdi.

Ne var ki nice yıllardan beri dilimiz, yabancı dillerin yoğun saldırısını yaşıyor. Bu saldırının yıldan yıla arttığını görüyoruz. Mamadan ekmeğe, oyuncaktan mobilyaya, tabeladan iş merkezine, araç gereçten giyim kuşama, sağlıktan eğitime, ulaşımdan iletişime, mutfaktan markete; kısacası her alanla ilgili olarak binlerce yabancı sözcük, Türkçe içinde geniş bir kullanım ortamı yakalamış bulunuyor. Türkçenin hiçbir kuralını tanımadan, onu aşağılarcasına, ezip geçercesine. Kimi cadde ve sokaklarda bir tek Türkçe sözcük bile bulmak olası değil. Yabancı sözcüklere, kurallara hiçbir “gümrükleme” yok. Oysa kimi uluslar, örneğin Almanlar ve Macarlar, yeni buluş ve kavramlar için, ya da dışarıdan gelen ürünler için, kendi dillerinin kurallarına uygun sözcükler yakıştırıyorlar. Fransızların, Fransızcanın kullanımına ve korunmasına ilişkin ilkeleri düzenleyen, 1975 ve 1994 tarihli 2 yasası bulunuyor.

Bizde bu konuda bir yasal düzenlemeye gidilmesi zaman zaman gündeme getirilir, ama bir adım bile atılmaz. Daha da beteri; sık sık yaşadığımız siyasal dalgalanmalar, askeri darbeler, dilimizde daha büyük kan kayıpları oluşturur. Örneğin; Atatürk’ün özerk bir nitelikte kurduğu ve çok sevdiği kurumlardan biri olan, Türkçenin özbenliğine kavuşması için çok önemli çalışmalar yapmış bulunan Türk Dil Kurumu, bir askeri darbe döneminde, 1983’te kapatılmış; yerine, özerkliği yok edilmiş, kulağı siyasal iktidarlarda, dildeki kirlenmelere ilgisiz, duyarsız bir yapılanma oluşturulmuştur.

Albert Camus, “Fransızca benim vatanımdır.” diyor. Bizim düşünür-yazarlarımızdan Vedat Günyol da “Benim yurdum, yıllardır kullandığım, içime sindirip özümsediğim, dilimdir; yani Türkçemdir.” demiştir.

Evet; duygularımızın, düşüncelerimizin, özlemlerimizin, sevinçlerimizin, üzüntülerimizin, kaygılarımızın, coşkularımızın, heyecanlarımızın yurdu, toprağı dilimizdir. Hem bireysel, hem toplumsal, hem ulusal olarak bize biçim veren; kimlik, kişilik kazandıran dilimiz, Türkçemizdir. Onsuz yaşayabilmemiz olanaksızdır. Ama o kirliyse, kirletilmişse, kimliğimiz ve kişiliğimizde de bozulmalar, bocalamalar, sapmalar olmaz mı? Duygu ve düşünce dünyalarımız karanlıklara gömülmez mi?

Bu kutsal varlığımızı ulusça gözümüz gibi korumamız, onu kirlerden, paslardan arındırmamız; tertemiz, dupduru yapısına kavuşturmamız gerekiyor. Bu konuda yazar ve ozanlarımızın, aydınlarımızın, yayım ve iletişim organlarımızın, yerel yönetimlerin, siyasacılarımızın; kısacası bu dili kullanan her yurttaşın görev ve sorumluluğu vardır ve olmalıdır diye düşünüyoruz.

Öyleyse?

Güner Yalçın

Şimdi Ara Canlı Yardım

Sitemizi kullanarak KVKK bilgilendirmemizi, çerez kullanım ve gizlilik sözleşmesini kabul etmektesiniz.